rhp40.jpg (1161 bytes)

Radikal - Humanist - Pozitivist

Türkiyede Anayasalar ve
Yeni (1982) Anayasa


Prof. Dr. Yaşar GÜRBÜZ
Göztepe, 2 Haziran 1982
Anayasa Görüşler Taslak ; s: 3-26

 

GİRİŞ

Bugün yeni bir Anayasa hazırlaması söz konusu olan Türkiye'de bu çalışma ilk kez yapılmamaktadır. Osmanlı İmpnratorluğu döneminden günümüze kadar, bu alanda geçirilmiş pek çok deneyim vardır. Geçirilen bu tarihî deneyimler, hazırlanacak Anayasa açısından, göz önünde tutulması gereken çok değerli birikimlerdir. O nedenle yeni hazırlanacak Anayasa üzerindeki görüşleri incelemeden önce, Türkiye'nin onayasal gelişmesinin tarihi üzerinde kısaca durmayı yararlı görüyoruz.

Türkiyede Anayasaların Tarihi

Magna Carta (1215) ile dünyanın Anayasa hareketlerine öncülük etmiş olan İngiltere başta olmak üzere, hemen bütün demokrasi mücadelesi yapan ülkelerde anayasal metinlerin tek amacı olmuştur: İktidardaki mutlak hükümdarın yetkilerinin sınırlanması. Bunun tabii sonucu da hükümdar karşısında, vatandaş hak ve özgürlüklerinin sınırlarının genişletilmesidir.

Türkiye'nin siyasal gelişmesi içinde de anayasal hareketler yukarıdaki çizgiyi izlemiştir. Buradaki anayasal hareketler deyimi geniş onlamda kullanılmış olup, yalnızca Anayasa yapılması ile ilgili değildir. Osmanlı-Türk tarihinin iik Anayasa'sının 1876 tarihini taşımasına rağmen, anayasal hareketler çok doha önceleri başlamıştır.

Anayasal hareketler, yukarıda da değindiğimiz gibi, talepte bulunanlar açısından bir tür hürriyet mücadelesidir. Başlangıçta bu, hükümdar tebaasının (subject), vatandaş (citizen) olma, vatandaş statüsüne kavuşma çabasıdır. Hükümdara karşı girişilen mücadele sonunda, hükümdarın tebaası olmaktan kurtulan kişi, devletin vatandaşı olmaktadır. Bundan böyle vatandaş bir takım haklara ve hürriyetlere kavuşmakta ve haklar, hükümdarın tekelinden çıkarak vatandaşlarla paylaşılmaktadır. Bir kısım haklarını vatandaşlarıyla paylaşmak zorunda kalan hükümdarın haklarının alanı, doğal olarak, daralmaktadır.

Senedi İttifak

Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı tarihinde rastlıyacağımız ilk belge Senedi İttifak'tır: Senedi ittifak, Padişah II. Mahmut'la Anadolu va Rumeli ayanı arasında imzalanmış bir pakttır. Osmanlı tarihinde ilk kez; bu belgeyle bir padişah, devletin bozuk durumunu düzeltmek üzere, taşra teşkilatındân yardım istemektedir. Taşra teşkilatının yani Anadolu ve Rumeli Beylerinin sağlıyacağı bu yardım tek taraflı değildir. Bunâ karşılık, Padişah da vatandaşlarına bir takım taahhütlerde bulunmakta, mükellefiyet altına girmektedir. Yani Padişah artık eskiden olduğu gibi, dilediği şekilde hareket hakkına sahıip değildir. İki tarafşı bu anlaşmayla Padişahın hakları, az da olsa daraltılmıştır. Bu suretle ilk defa mutlak iktidar, sınırlı bir iktidara dönüşmeye başlamıştır.

Tanzimat Fermanı

Yine Anayasa hareketleri açısından, Osmanlı döneminin ikinci önemli belgesi 1839 tarihli Tanzimat Fermanı vaya diğer adıyla Gülhane Hattı hümayunu'dur. Bu da tabii ki bir Anayasa değildir. Fakat anayasal gelişmeler içerisinde önemli bir yeri olan bir belgedir. Gülhane'de yabancı devlet temsilcileri önünde okunan bu fermanla Osmanlı vatandaşlarına can ve mal güvenliği konusunda güvenceler verilmekte; askerlik ve vergi konularının daha adil bir şekilde düzenlenmesi öngörülmektedir.

Bütün bunları gerçekleştirmek için Meclisi Ahkamı Adliye isimli bir kurulun oluşturulması da Tanzimat Fermanı'nda karar altına alınmıştır. Padişah, Fermanın sonunda; yeni çıkacak kanunlara uyacağını belirtmiş, bunlara aykırı hareket etmeyeceğine Allah üzerine yemin etmiştir.

Senedi İttifak'ın Padişah'la Ayan arasında imzalanan iki taraflı bir pakt olmasına Karşılık, Tanzimat Fermanı, Padişah'ın tek taraflı iradesiyle tebaasına tanıdığı hakları ihtiva eden bir belgedir. Burada Padişah, bir çeşit ''auto-limitation''  yoluyla kendi haklarını kendisi sınırlandırmaktadır.

Diğer Fermanlar

Tanzimat Fermanı'ndan sonra iki ferman daha çıkarılmıştır. Bunlardan birincisi Padişah Abdülmecit'in Babıali'de okuduğu 1845 tarihli Hattı Hümayun'dur. Daha önce vaad edilen kanunların çıkarılmadığını vurgulayan bu fermanda Padişah, gerekli düzenlemelerin yapılması için direktifler vermektedir.

Bunu takiben, 1856'da çıkarılan Istahat Fermanı da yine bir takım yasal düzenlemelerle imparotorluğun sorunlarına çözüm arayan önemli bir belgedir.

Anayasaların hazırlanış şekillerinden biri olan ve ''ferman usulü'' denen bu yöntemle hazırlanan bütün bu fermanlar, Türkiye'nin anayasal gelişmesi içerisinde, birer nirengi noktasıdır.

1876 Kanuni Esasisi

Osmanlı-Türk tarihinin ilk Anayasası 1876 tarihli Kanunu Esasi'dir. Bu Anayasa, dinci, monarşik bir devlet şekli kabul etmektedir. Padişahın, o zamana kadar fermanlarla sınırlanmış da olsa, tek başına kullandığı otorite bundan böyle, Padişahla meclis arasında taksim edilmektedir.

Bu Anayasa ile yasama yetkisi, Meclisi Umumi adı verilen ve Heyeti Ayan ile heyeti Mebusan adlarında iki meclisten oluşan bir organa verilmiştir. Yani 1961 Anayasası'nda olduğu gibi, iki meclis sistemi kabul edilmiştir.

Ayan Meclisi, İngiltere'nin Lordlar Kamarası'na benzetilerek, üyelerinin kaydı hayat şartıyla Padişah tarafından, doğrudan doğruya, atanması esası kabul edilmiştir. Ayan azası olabilmek için 40 yaşını doldurmuş, işleri ve eserleriyle memleketin güvenini kozanmış, devlet işlerinde iyi hizmeti ile tanınmış olmak koşulları aranmıştır.

Mebusan Meclisi'nde müzakere ve kabul edilen kanun lâhiyaları daha sonra Ayan Meclisi'nde görüşüşür. Ayan Meclisi, önüne gelen kanun tasarılarını şeriata, Padişahın hak ve ayrıcalıklarına; hürriyetlere Anayasa hükümlerine, devletin bütünlüğüne, ülkenin iç güvenliğine, genel ahlâkcı aykırı hususlar görürse bu tasarıları kesin olarak red eder veya değiştirilmek üzere Mebusan Meclisi'ne geri gönderir. Kabul ettiği kanun tasarılarını ise Padişahın tastikine sunmak üzere Sadrazam'a havale eder.

Mebusan Meclisi, her elli bin erkek vatandaşa bir temsilci olmak üzere, seçilecek kimselerden meydana gelir. Seçme ve seçilme hâkkı yalnız erkeklere tanınmıştır. Mebusan Meclisi üyeliği için 30 yaşın doldurulmuş olması gerekir. Seçim dönemleri 4 yıldır.

Yürütme Organı: Bu organın başı Padişah'tır, Padişah bu yetkisini bakanları vasıtasile kullanır. Bakanların göreve atamaları ve yerlerinden alınmaları tamamen Padişah'ın yetkileri içerisindedir. Padişahlık ise veraset yoluyla babadan oğula intikal eder. Padişah'ın hak ve yetkiteri son derece geniştir. Bunların arasında Meclisi Mebusan'ın feshi, harp ve sulh yapma, yabancı devletlerle andlaşmalar imzalama, silâhlı kuvvetlere kumanda etme gibi yetkiler vardır.

Yürütme organının diğer kanadı ise Sadrazam, Şeyhülislâm ve vekillerden oluşan Bakanlar Kurulu'dur. Bakanlar Kurulu Padişah taraıfından tayin edildiği gibi yine onun tarafından görevden de alınabilir.

Meclisle Bakanlar Kurulu arasında bir anlaşmazlık çıktığı taktirde Padişah, Bakanlar Kurulu'nu değiştirebileceği gibi, onları haklı gördüğü taktirde Meclisi de feshedebilir.

Padişah'a çok önemli bir yetki de 113. madde ile tanınmıştır. Bu maddeye göre Padişah, hükûmetin güvenliğini tehdit ettikleri anlaşılan kişileri, ülkenin çok uzak yerlerine sürgüne gönderme hakkına sahiptir. Nitekim Padişah, bu hükme dayanarak bir çok sürgünler yapmıştır.

1876 Anayâsası, 1903 ve 1914 tarihlerinde iki kez değişikliğe uğramıştır. 1909 değişikliğinde, Meclis'in feshi ile ilgili 35. madde değiştirilerek Meclis'in ağırlığı artırılmış ve feshi zorlaştırılmıştır. Bunun yanı sıra, Padişah'a vatandaşları sürgün etme yetkisi veren ünlü 113. madde de yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece Padişah'ın yetkileri biraz daha daraltılırken, parlemonter rejime doğru meyil de artırılmıştır.

1914 yılında Kanunu Esası iki defa daha değiştirilmiştir. 7, 35, 43 ve 102. moddelerle ilgili bu değişiklikler üzerinde daha fazla durmadan, anayasal hayatımızın gelişme seyrini izlediğimizde, Meclisi Mebusan'ın 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal eden İngilizler tarafından basılıp, dağıtıldığını görüyoruz.

1921 Anayasası

İstanbul'un işgal edilmesi ve Meclis'in dağıtılması üzerine 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi Ankara'da toplanmıştır. Toplanan yeni Meclis, yeni bir Anayasa yapılması için çalışmalara başlamıştır. 20 Ocak 1921 tarihli bu Anayasa, 24 maddelik çok kısa bir Anayasadır.

Olağanüstü durum ve şartlar içerisinde hazırlanan bu Anayasa ayrıntılı hükümlere yer vermemiştir. Hattâ hak ve hürriyetler veya yargı gücü gibi temel konular da Anayasa'da yoktur.

Yasama ve yürütme gücü, şeriat hükümlerinin uygulanması, kanun yapılması, uluslararası andlaşmalar yapılması, üyeleri iki yıl için seçilen Türkiye Büyük Mlillet Meclisi'nin yetkileri arasındadır. Meclis hükümeti sisteminin kabul edildiği Anayasa'da bütün yetkiler Meclis'e verilmiştir.

Bu Anayasa'da 1923 yılında yapılan bir değişiklikle, devletin şeklinin cumhuriyet olduğuna dair bir hüküm Anayasa'ya konulmuştur. Bunun yanısıra, devletin dininin İslâm dini olduğuna dair başka bir hüküm de Anayasa'da yer almaktadır. Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilmektedir.

1924 Anayasası

Cumhuriyet'in ilk Anayasası 24 Nisan 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu'dur. Bu Anayasa, o tarihten 1960 yılına kadar yürürlükte kalmış ve 27 Mayıs 1860 askerî müdahalesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

1921 Anayasası gibi pek ayrıntılı olmıyan bu Anayasa da 105 maddeden ibarettir. Devlet şekli yine cumhuriyettir. Başlangıçta devletin dini, İslâm dini olarak kabul edilmişse de 1928 yılında bu hüküm Anayasa'dan çıkarılmıştır.

Bu Anayasa da tek meclis sistemini kabul etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi adını taşıyan bu meclis 4 yılda bir şeçilir. Seçmen yaşı 22 ve seçilme yaşı 30 dur. 1934 tarihinde kadınlara da seçme hakkının tanınmasıyla seçimlerde genel oy esası kabul edilmiş oluyordu. 1935 seçimlerinde kadınlar, ilk kez, hem seçmiş ve hem de seçilmişlerdir.

Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, kendi üyeleri arasından, dört yıl için seçilir. Yeniden seçilmek mümkündür. Cumhurbaşkanı Başbakanı seçer. Başbakan da Bakanları seçen Bakanlar Kurulu listesini hazırlayan Başbakan bunu Cumhurbaşkanının onayına sunar. Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan bakanlar listesi programı ile birlikte, Meclise sunulur. Meclis tarafından kabul edilen Bakanlar Kurulu kurulmuş olur ve göreve başlar.

Anayasa'nın 5. maddesine göre, yasama yetkisi ve yürütme gücü Türkiye Büyük Millet Mecilsi'nde toplanır. Meclis, yasama yetkisini bizzat kullanır. Yürütme yetkisini ise kendisi tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği bir bakanlar kurulu eliyle kullanır. Meclis her zaman, hükûmeti denetleyip düşürebilir. Görüldüğü gibi, her iki yetki de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin elinde toplanmıştır. 1924 Anayasası güçler birliği ve vazife ayrılığı esasına dayanan bir Anayasadır. Oysa 1961 Anayasası'nın kabul ettiği sistem, yumuşak bir güçler ayrılığıdır.

Anayasa'nın 5. faslı hak ve hürriyetlere ayrılmıştır. ''Türklerin Hukuku Ammesi'' başlığını taşıyan bu faslıda klâsik hak ve hürriyetlere yer verilmiştir. Bunlar, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin paralelinde düşünülmüş ve konulmuş hürriyetlerdir. Haklar ve hürriyetler arasında, sosyal ve ekonomik haklardan hemen hiç bahis yoktur. Yalnızca mülkiyet hakkı, çalışma hakkı ve ticaret hakkına kısaca değinilmekle yetinilmiştir.

1924 Anayasası 7 defa değişikliğe uğramıştır. 1928 yılında yapılan ilk değişiklikle Anayasa'da bulunan dinî ibareler çıkarılmıştır. 1931 yılındaki değişiklik bütcenin, malî yıl başlamadan en az üç ay önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilmesi zorunluluğunu getirmiştir. 1934 yılındaki üçüncü değişiklikle kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. 1937 yılı değişikliğiyle Cumhuriyet Halk Partisi'nin 6 ilkesi Anayasa'ya geçirilecek, Anayasa hükmü şekline getirilmişir. Bunun yanı sıra, her bakanlıkta bir siyasal müsteşarlık kurulmuştur. Fakat aynı yıl yapılan diğer bir değişiklikte, yararları görülmeyen, bu müsteşarlıklar kaldırılmıştır. 1945 te yapılan altıncı ve 1952 yılında yapılan yedinci değişiklikler Anayasa'nın diliyle ilgilidir. İlk değişiktikle Osmanlıca kelimeleri yeni Türkçe'ye çevrilen Anayasa, ikinci değişiklikle yeniden, eski Osmanlıca dile döndürülmüştür. Bu yedi değişikliği geçiren Anayasa, 1960 yılına kadar yürürlükte kalmış, 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi sonucunda yürürlükten kalkmıştır.

1961 Anayasası

27 Mayıs 1980 da başta bulunan iktidarı bir askeri hareketle deviren subaylar grubu örgütlenerek, kendilerine Millî Birlik Komitesi adını vermişlerdir. Millî Birlik Komitesi; kısa bir süre sonra, bir kanun yaparak, 1924 Anayasası'nın bazı hükümlerini değiştirmiş veya yürürlükten kaldırmıştır. 12 Haziran 1960 tarihli ve sayılı bu kanuna ''Geçici Anayasa'' da denilmiştir. Bu geçici Anayasa'ya göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ait hak ve yetkiler, bu kanundan sonra, Millî Birlik Komitesi'ne geçmiştir. Millî Birlik Komitesi, 27 maddelik bu kanun uyarınca, bir bakanlar kurulu oluşturmuştur. Bu sıralarda, yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına başlanmıştır.

Milli Birlik Komitesi bir takım üniversite öğretim üyelerinden bir komisyon oluşturmuş ve onu yeni Anayasa'yı hazırlamakla görevlendirmiştir. Bu komisyon bir anket hazırlıyarak, çeşitli kuruluşlara gönderip, yeni Anayasa hakkında görüşlerini almıştır. İstanbul Komisyonu adı verilen bu komisyonun çalışması uzayınca, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri kendi aralarında bir Anayasa komisyonu kurarak, bir Anayasa tasarısı hazırlamaya başlamışlardır. Daha önce bitirilen bu tasarı, Millî Birlik Komitesi'ne sunulmuştur.

Bu sırada, memleketimizde ''Kurucu Meclis'' adıyla bir meclisin kurulması ve Anayasa'yı bu meclisin hazırlaması görüşü ortaya atılmıştır. 13 Aralık 1960 tarih ve 157 sayılı yasayla Kurucu Meclis oluşturulmuştur. Bu oluşturulan Kurucu Meclis, iki meclisten meydana getirilmiştir: Birincisi meclis 27 Mayıs 1960 hareketini yapan subayların oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, ikincisi ise Temsilciler Meclisi'dir.

Temsilciler Meclisi halk tarafından seçilmemiş, bir takım kuruluşların, içlerinden seçip gönderdikleri temsilcilerden oluşmuştur. Bu Meclis 6 Ocak1961tarihinde Ankara'da toplanarak çalışmalarına başlamıştır. Meclisin içerisinden seçilen bir Anayasa Komisyonu, bir Anayasa tasarısı hazırlamış ve bu tasarı, Temsilciler Meclisinde görüşülmeye başlanmıştır. Burada kabul edilen tasarı Millî Birlik Komitesi'ne gönderilmiş, fakat Temsilciler Meclisi'nin kabul ettiği tasarının bir çok maddeleri, Millî Birlik Komitesi tarafından reddedilerek, tasarı geri yollanmıştır. Sonuçta yeniden tartışılan tasarı 4 Nisan 1961de kesin şeklini almıştır. 9 Temmuz 1961 de halk oylamasına sunulan bu tasarı, oylamaya katılanların % 61,5 inin olumlu oylarıyla kabul edilmiştir. 20 Temmuz 1961 tarihli Resmi Gazete'de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası adıyla yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

1961 Anayasası'nın Özellikleri

6 kısım, 157 madde ve 22 geçici maddeden oluşan 1961 Anayasası bir takım yeni düzenlemeler getirmiştir. 1924 Anayasası'nda bulunmayan bu yeniliklerin başlıcaları şöylece özetlenebilir:

a) Siyasal Partiler: Türk tarihinde ilk kez 1961 Anayasasının 56 ve 57. Maddelerinde siyasal partilerle ilgili hükümler getirilmiştir. Buna göre, siyasal partiler, ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdırlar. Partiler, önceden izin almadan kurulur ve serbestçe çalışırlar. Vatandaşlar, siyasal parti kurma, partilere girme ve çıkma hakkına sahiptirler. Yalnız, kurulacak siyasal partilerin tüzükleri, programları ve çalışmaları, insan hak ve hürriyetterine dayanan, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır. Bunlara uymayan partiler Anayasa Mahkemesi'nce temelli kapatılır.

b) Kanun hükmünde kararname: Anayasa madde 64, fıkra 2-6 belli konularda, kanunla Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararnameler çıkarma yetkisinin verilebilmesini öngörmüştür. Bu kanuna dayanılarak çıkarılan kararnameler, daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulurlar. Yayınlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulmayan kararnameler ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce reddedilenler, bu karar Resmî Gazete'de yayınlandığı gün yürürlükten kalkar.

c) Milli Güvenlik Kurulu: 1961 Anayasası 111. maddesiyle millî güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun sağlanmasında gerekli temel görüşleri Bakanlar Kurulu'na tavsiye etmekle görevli bir organ kurmuştur. Milli Güvenlik Kurulu adıyla anılan bu organ Başbakan, Genel Kurmay Başkanı, kanunun gösterdiği Bakanlar ile Kuvvet Komutanları'ndan oluşur. Kurula Cumhurbaşkanı, onun bulunmadığı zamanlar Başbakan başkanlık eder.

d) Yönetmelikler: Anayasa 113. maddeye göre, bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla yönetmelikler çıkarabilirler. Yönetmelikler Resmi Gazete'de yayınlanır. Yürütme organının çalışmasını kolaylaştıracak normlar olan yönetmeliklere içinde yer vermekle 1961 Anayasası bir yenilik getirmiştir.

e) Üniversiteler: Önceki Anayasa'da yer almıyan üniversiteler, bir özerk kamu tüzel kişisi olarak, bu Anayasa'nın 120. maddesiyle düzenlenmiştir.

f) Türk Radyo Televizyon Kurumu: Türk Radyo Televizyon Kurumu (TRT) ve haber ajansları Anayasa'nın 121: maddesinde, devlet eliyle kurulan ve yönetimleri tarafsız bir kamu tüzel kişiliği şeklinde, yasayla düzenlenen kuruluşlar olarak tespit edilmiştir.

g) Kalkınma Plânı ve Devlet Plânlama Teşkilatı: Anayasa'nın yapılmasından önce 30 Eylül 1960 tarihli yasayla kurulan Devlet Plânlama Teşkilâtı'na Anayasa'nın 129. maddesiyle Anayasa içerisinde yer verilmiştir. Böylece, gerek Kalkınma Planı ve gerekse Devlet Plânlama Teşkilâtı anayasal kurumlar haline gelmiştir.

h) Doğal zenginlik kaynaklarının aranması ve işletilmesi: Anayasa madde 130 petrol, doğal gaz, çeşitli madenler gibi doğal zenginlik kaynaklarının devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, bunların arama ve işletme hakkının devlete ait olduğunu tespit etmiştir. Bu konularda özel teşebbüsün çalışabilmesi, kendilerine devlet tarafından izin verilmesine bağlı kılınmıştır.

i) Ormanlara ve orman köylüsünün korunması ve geliştirilmesi: Anayasa madde 131 e göre, devlet ormanların korunması için gerekli tedbirleei alır. Bütün ormanların gözetimi devlete aittir. Devlet ormanları, kanuna göre devletçe yönetilir ve işletilir. Devlet ormanlarının mülkiyeti, yönetimi ve işletilmesi özel kişilere devrolunamaz. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir ve bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz.

j) Yüksek Savcılar Kurulu: Anayasa madde 137 fıkra 2, savcıların özlük işleriyle ve disiplin cezaları hakkında karar verme yetkisine sahip Yüksek Savcılar Kurulu oluşturmuştur. Yüksek Savcılâr Kurulu Adalet Bakanının başkanlığında Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulunca seçilen üyeler ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı ile Özlük İşleri Genel Müdüründen kurulur.

k) Askeri Yüksek İdare Mahkemesi: Anayasanın Danıştayla ilgili 140. maddesinde 22 Eylül 1971 tarihinde yapılan bir değişiklikle eklenen son fıkra Askeri Yüksek İdare Mahkemesi adı altında, asker kişilerle ilgili idarî eylem ve işlemlerin yargı denetimini yapmak üzere bir yüksek mahkeme kurulmuştur.

I) Yüksek Hâkimler Kurulu: Anayasa madde 143 ve 144 yeni bir organ olan Yüksek Hâkimler Kurulu'nu düzenlemektedir: Bu Kurul, Yargıtay tarafından, kendi üyeleri arasından seçilen 11 asıl va 3 yedek üyeden oluşur. Kurul adliye mahkemelerinin hakimlerinin özlük işleri hakkında kesin karar verir. Bir mahkemenin , veya hâkimin kadrosunun kaldırılması veya mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesi Kurul'un uygun görmesine bağlıdır.

m) Anayasa Mahkemesi: Anayasa'nın 145-152. maddelerinde yeni bir yargı organı olan Anayasa Mahkemesi düzenlenmiştir. Kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerini Anayasaya, Anayasa değişikliklerinin de Anayasa'da gösterilen şekil şartlarına uygunluğunun denetlemek üzere kurulan bu yüksek mahkeme 1961 Anayasası'nın getirdiği önemli yeniliklerden biridir.

Yeni Anayasa

Buraya kadar özetlediğimiz Türkiye'nin anayasal gelişmesinden ortaya çıkan sonuç şudur: 1808 yılından başlayarak günümüze kadar anayasal alanda hareketler hep, yönetimin yetkilerini sınırlamak amacına yönelmiştir. Bunlardan 1808 de Anadolu ve Rumeli âyanı tarafından yapılan ilk girişimden Padişah çok rahatsız olmuş ve ilk fırsatta bu sınırlamadan kendisini kurtarmıştır.

Daha sonraki 1839 Tanzimat Fermanı, 1845 Hattı Hümayunu, 1856 Islahat Fermanları da Padişahın tek taraflı iradesiyle tebnasına lûtuf olarak tanıdığı bir takım hakları ihtiva eder. Tanınan bu haklar, dolayısıyle Padişahın yetkilerinin de tabii olarak, bazı kısıtlamalara uğraması bahis konusuydu. Fakat bu fermanlar da hiç bir zaman Padişahın yetkilerini sınırlayamamıştır. Çeşitli çevrelerin, kişiyi tebaalıktan kurtarma, vatandaş yapma yolundaki çabaları genelinde, başarılı olmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesi, Padişahlığın ortadan kaldırılması üzerine kurulan Türk devleti Anayasalarından ikinci olan 1921 Anayasası bütün güçleri Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplamak istemiştir. Böylece Padişahın o zamana kadar gelen monokratik otoritesine, resmi olarak, son verilmek istenmiştir. Bir kurula dağıtılan otoritenin belirli bir kişiden alınıp, yaygınlaştırılması amacı güdülmüştür.

Cumhuriyetin 1924 tarihli Anayasası'nda görülen amaç da aynıdır. Ana fikir, monokratik otoriteyi ortadan kaldırmak, otoriteyi yaygınlaştırarak, demokratik bir katılım süreci içine girmektir. Yasama, yürütme güçleri arasında görev ayırımı, bunların ayrı organlara verilmesi 1924 Anayasası'nın esaslarıdır.

Buraya kadar işaret ettiğimiz bütün bu çabalara rağmen, hukuken oluşturulan durum yani tek şahıs otoritesinin kırılması ve otoritenin belli organlara yayılması hiç bir zaman tam anlamıyla gerçekleştirilememiştir. Beş yüz küsür yıllık Osmanlı geleneği ve alışkanlığı yıkılamamıştır. 1921 ve 1924 Anayasalarının hükümlerine rağmen, 1938 e kadar büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk'ün ve 1938 den 1950 ye kadar Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün, 1950 den 1960 a kadar da Başbakan Adnan Menderes'in kişisel otoritelesi, Meclislere rağmen, etkinliğini korumuştur. Bu durum, 1961 yılına kadar devam etmiştir.

1961 de yapılan yeni Anayasa ile yüz yıllardan beri süregelen çabalar, kesin bir sonuca ulaştırılmak istenmiştir. Bugüne kadarki tarihimizde ilk kez 1961 de bu istem başarılı olmuş ve monakratik otorite ortadan kaldırılmıştır. Otoritenin bir tek kişinin elinde toplanması önlendiği gibi, bir grubun elinde yoğunlaşması da istenmemiştir. Otorite, çeşitli kurumlar arasında dağıtılmış, böylece on dokuzuncu yüzyıldan beri istenip, bir türlü ulaşılamayan yürütme gücünün yetkilerinin sınırlanması başarılmıştır.

Bu varılan sonuç, özellikle aydınlar tarafından, çok uzun yıllardan beri istenen ve sürdürülen gelişme çizgisine uygun bir sonuçtur. Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana, parlemanter sisteme giden bir çizgi izlendiği doğrudur. Fakat bu gidişte başarıya ulaşıldığı söylenemez. Atatürk ve İnönü gibi olağanüstü liderlerin yararlı olan etkinlikleri, onlar sonrası liderler döneminde zararlı olmaya başlamıştır.

1808 den beri gelen gelişme ve arayış ilk kez 1961 Anayasasıyla gerçekleşmişti. Fakat bu kez da aşırılığa kaçılmıştır. Yetkileri, bir kurul lehine, sınırlandırılmak istenen yürütmenin gücü, adeta yok edilmiştir. Anayasa'nın 4. maddesindeki ''millet egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır'' fıkrasına dayanarak, yürütmenin gücü bir çok güç odaklarıyla sınırlandırılmıştır. Bunda o kadar ifrata kaçılmıştır ki sonuçta, güçleri sınırlı bir yürütme yerine, güçsüz bir yürütme organı ortaya çıkmıştır. 1961 yılından 12 Eylül 1980 askerî müdahalesine kadar geçen süredeki olaylar göz önüne alınırsa, düzenlemenin başarısızlığının çıktığı kolayca anlaşılır. Yıllarca süren yürütme gücü bunalımı, bilindiği gibi, devlet mekanizmasını işlemez hale getirmiş ve giderek vahimleşen durum, bir askerî müdahaleyle ancak sona erebilmiştir.

Diğer bir önemli nokta, bugüne kadar sürdürülen, parlemanter sistem kurma, yürütmenin yetkilerini iyice sınırlayıp, hak ve hürriyetleri mümkün olduğu kadar artırma çabaları, bir elit tarafından yürütülmüştür. Bazan çalışma, bazan mücadele şeklinde yürütülen bu çabalar, büyük halk kitlelerinin dışında cereyan etmiştir. 1808 Senedi İttifakı, 1839 Tanzimat Fermani ve diğer fermanlarla 1876, 1921, 1924 ve 1961 Anayasaları halktan ve alttan gelen istem ve tepkinin değil aydın grupların eseridir. Halk tarafından benimsenmeleri bahis konusuysa da halk tarafından başlatılmış olmaları söz konusu değildir.

O halde bugüne kadar, aydınların öncülüğünde, sınırlandırılmış bir yürütme istikametinde yapılan denemelerden 1961 Anayasası hariç, hiç biri başarılı olamamıştır. Bu en son deneme başarılı otmakta beraber, o da ifrata kaçması nedeniyle, uygulamada aksamıştır. Uzun yıllar hedefine varamayan bir gelişme sonuçta, 1961 Anayasası'nda istenen noktaya ulaşmıştır. Fakat belki de yüzyılların mücadelesinin verdiği birikimle, istenen değişikliğin dozunu kaçırmıştır. Böylece yürütme, yüz elli yıldan beri beklenen ve istenenin ötesinde, ortadan kalkma gibi, bir noktaya getirilmiştir.

Bu nedenle yeni hazırlanacak Anayasa'da toplumun tarihsel gelişme çizgisine uygun bir düzenleme yapılmasına dikkat edilmelidir. Yapılacak olan, belirli yetkilere sahip etkin bir yürütmeyi parlemantoyla bağdaştırmaktır. Bunun, başkanlık veya yarı başkanlık sistemleriyle gerçekleştirilmesi akla gelen ilk yoldur. Yalnız, gerek başkanlık, gerekse yan başkanlık sistemleri, Türkiye'nin çok uzun yıllardan beri izlediği tarihsel çizgisine uymayan sistemlerdir.

Sonra, başkanlık sistemi her ne kadar A.B.D. de yüzyıllardan beri başarıyla uygulanıyorsa da Amerika dışarıda özellikle Lâtin Amerika ülkelerindeki uygulaması hiç başarılı değildir. Nitekim bu yüzden aynı sistemi Âmerika Birleşik Devletleri dışındaki uygulamasına siyaset bilimciler, başkanlık (Presidential) sisteminden ayırmak için ayrı bir ad vermişler başkanlıksı (Presidentialiste) sistem demişlerdir. Bu, başkanlık sisteminin dejenere olmuş ve bütün yetkilerin, fiilen başkanın elinde toplanmış olduğu şeklidir.

Daha önce 1919 Weimar Anayasası'nın kabul ettiği günümüzde Fransa'nın uyguladığı yan başkanlık sistemi ise Weimar'da başarılı olamamış; Fransa'da durmadan eleştirilen bir sistemdir. Sistem olarak henüz tamamen yerleşip, son değerlendirilmesi yapılmış değildir. Fransa'da 1958 koşullarının ve General De Gaulle'ün kişiliğinin karışımıyla ortaya çıkan bu formülün, ayrı bir sistem olup olmadığı bile tartışılmaktadır. (Bk. Andre Hauriou: Droit Constitutionnel, Paris 1980, s. 881)

O halde sorunun çözümü, yepyeni bir sistem tercihinde değil, fakat bugüne kadar uygulanmak istenen ama uygulanamayan sistemle ıslahındadır. Bu sistem de baştan beri özlemi çekilen parlementer sistemdir. Yalnız, parlementer sistem öyle tesis edilmelidir ki yürütme gücü ve onun başı olan cumhurbaşkanının yetkileri artırılmalı ve İngilizlerin çok öğdükleri ''denetim ve dengeler'' (cheks and balances) mekanizması sağlam bir şakilde tesis edilmelidir.

Buraya kadar özetlediğimiz bütün bu hususları göz önünde tutarak, şimdi, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu'na üniversiteler, yüksek yargı organları, valilikter, çeşitli kurum ve kuruluşlardan, yeni yapılan Anayasa ile ilgili olarak gelen görüş ve önerileri inceleyebiliriz.

Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu'na Sunulan Görüş ve Öneriler

Üniversite, Akademi, yüksek okul gibi yüksek öğrenim kurumlarıyla yüksek yargı organları, valilikler, çeşitli kurum ve kuruluşların, hazırlanan Anayasa ile ilgili olarak bildirdikleri görüşlerin hepsinde 1961 Anayasası esas alınmıştır. Görüş ve önerilerde, 1961 Anayasası'nın muhafazası gereken hükûmleriyle değiştirilmesi gereken hükümleri gösterilmektedir. Bu çok ilginç bir noktadır.

Demek ki genel eğilim, yepyeni bir Anayasa hazırlanması şeklinde değildir. 1961 Anayasası esas alınmalı, onda bir takım değişiklikler yapılmalıdır. Aşağıda, Anayasa'nın Başlangıç kısmından itibaren, önemli konulardaki görüşlerde beliren genel eğilimleri saptarken; bu arada, benimsediğimiz özgürlükçü demokratik sisteme ters düşen görüşlere de dikkati çekeceğiz.

Atatürk İlkeleri:

Anayasa'nın çeşitli bölümleriyle ilgili olarak yapılan önerilerde, Anayasa'da ''Atatürk ilkeleri''ne yer verilmesi istenmektedir. Bu konuda daha da belirginlik isteyen Yargıtay, önerisinde, bu ilkelerin ''türlü yorumların neden olmayacak biçimde kesin tanımları yapılmalıdır'' demektedir.

Bu çok önemli bir noktadır, Atatürk ilkelerinin belirlenmesi ve kesin tanımlar şeklinde Anayasa'da yer alması, onlara bağlayıcılık kazandıracaktır. Anayasa'da Atatürk ilkelerinin veya Atatürkçülüğün başka bir deyişle Kemalizm'in esaslarının belirlenmesi çoğulcu bir demokrasi ile nasıl bağdaşacaktır? Zira, bu yapılacak belirleme, devletin resmi ideolojisinin tesbiti olacaktır.

Oysa liberal demokrasi, devletin bir ideolojisinin olmadığı rejimdir. Demokrotik devlet, ideoİojiler dışında, yansız bir devlettir. Türkiye'nin büyük kaybı, değerli bilim adamı Prof. Dr. Turan Güneş'in çok güzel açıkladığı gibi ''demokratik düzen, yâhut demokratik yaşam biçimi bir ideolojisiz toplum biçimidir. İdeolojisiz demek, bilfiil ideolojiler, devlet ve toplum için birbirinden farksız demektir. Böyle olunca, Türkiye demokratik bir toplum halinde yaşayacak ise, herkesin hatta sınıfların, sosyal sınıfların ideolojisi olacağını kabul edeceksiniz, fakat devlet olarak, ayrı bir ideoloji sahibi olmayacaksınız. Demokrasi bu demektir.

Atatürk'le bağlantı kurarsak eğer, ''Efendim, kapitalist, sosyalist, bilmem ne bunlar hepsi ithal malıdır. Bize Atatürkçülük yeter'' diyeceksiniz. Yani, buna da bir ekonomik sistem, yahut bir ideoloji haline getirirseniz belki iyi bir şey yapmış olursunuz, ama demokratik bir rejim içinde yaşama arzusunu daha, baştan bırakmış olursunuz. (Atatürk ve Basın, TGS, İstanbul Şubesinin düzentediği seminer, İstanbul, 1981, s. 152, 153).

Kaldı ki Atatürk sağlığında, bir ideoloji ortaya koymamıştır, hiç bir zaman katı ideolojik bir tutum içerisine girmemiştir. Bugün, O'nun doğumunun 100. yılını geride bıraktığımız bir zamanda kendisine izafe edeceğimiz bir doktrin, bir ideoloji yaratmaya çalışmak Atatürk'ün amacına ters düşecektir. Eğer Atatürk, kendisinden sonra da sürüp gidecek bir ideoloji koymak isteseydi bunu, sağlığında yapar veya yaptırırdı.'' ''Ben, çok içtimaiyat ile meşgul olmadım... Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye'de asrî, binaenaleyh batılı bir hükûmet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de batıya yönelmemiş millet hangisidir?'' (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III, İkinci Baskı, 1961, s. 68). diyen Atatürk'ün aldığı örnek, açıkça görüldüğü gibi, liberal batı demokrasileridir. Liberal demokrasilerde is devletin ideolojisi olamaz.

O halde Atatürkçülük veya yabancı dillerdeki söylenişiyle Kemalizm ne anlama gelmektedir? Atatürkçülük, adına ister yöntem deyin, ister görüş deyin, ister ideoloji deyin, bir olgudur. Bu inkar edilemez. Yalnız, Atatürkçülük, bize göre, iki aşamalı bir olgudur. Birinci aşaması tek parti dönemidir. Bu dönemde bir Kemalist ideoloji vardır, onun uygulayıcısı bir parti vardır. Bu partinin, 6 okla simgelenen, 6 ilkesi vardır. Cumhuriyetçilik, lâiklik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik ve devletçilik şeklinde belirlenen bu ilkeler, o zamanın tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilkeleridir. Ülkede tek parti rejimi uygulandığı sürece, yani 1946'ya kadar aynı zamanda bunlar Türkiye devletinin de ilkeleridir. Yani, o zamanın Türkiye Cumhuriyeti, resmi ideolojisi olan bir devlettir. Bu dönem, ulusal birliğin sağlanması, ekonominin yayına oturtulması, tam bağımsızlığın gerçekleştirilmesi için çaba harcanması dönemidir.

Atatürk, bu tek partili dönemi, hep bir geçici dönem olarak düşünmüştür.. Hedef, batının çok partili, özgürlükçü demokratik rejimine geçmektir. Nitekim, Atatürk daha sağlığında, iki kez, bu hedefi gerçekleştirmek için denemeye girişmiştir. Terakkiperver Cumhuriyet Partisi ve Serbest Cumhuriyet Partisi deneyimlerinin amacı, Türkiye'de çok partili rejime geçiş yolunda, ilk adımları olmaktı. Fakat, cumhuriyetin körpe bünyesinin, siyasi parti şemsiyesi altında, ona karşı cephe alan gerici güçlerin baskısından zarar göreceğini anlayan Atatürk, bu denemelerden vazgeçmiştir. Bu vazgeçme, henüz koşulların olgunlaşmamış olması nedeniyle yapılan bir ertelemeden başka bir şey değildir. Fethi Okyar'a yazdığı mektupta, ''gençliğimden beri, sayılı kişilerin ve partilerin, ülkenin yararına olan düşüncelerini parlamento veya ulus önünde serbestçe söyleyebilecekleri, tartışabilecekleri bir sistemin taraftarıyım'' diyen Atatürk'ün değişmeyen hedefinin, çoğulcu demokratik rejim olduğu âçıktır.

İşte, 1946'da İsmet İnönü'nün, Atatürk'ün koymuş olduğu hedefe uygun olarak, Türkiye'yi geçirdiği çok parti dönemi Kemalist rejimin sonudur. Bu geçiş erken miydi, geç miydi tartışılabilir, fakat demokratik rejime geçen Türkiye'nin artık Kemalizmi bıraktığı, daha doğrusu, onun ikinci aşamasına geçtiği tartışılamaz, O halde, Atatürkçülük ilkelerinin araştırılması geriye doğru yapılabilir. Yani, 1946 öncesi tek parti döneminde, Atatürkçülük nedir, Kemalizmin ilkeleri nelerdir araştırılabilir. Bu tarihî bir araştırmadır.

Türkiye 1946'da, Atatürk'ün son hedef olarak gösterdiği Kemalizmin ikinci aşaması sayacağımız, çoğulcu demokratik rejime geçmiştir. Artık burada geçerli ilkeler, liberal demokratik batı ülkelerinin demokrasi ilkeleridir. Yani özgürlüktür, eşitliktir, çoğulculuktur, girişim özgürlüğüdür, ticaret özgürlüğüdür v.s. dir. Anayasaya eğer bu ilkeleri koyacaksak bunlar liberal demokrasi ilkeleridir. Yola bunlarla çelişen başka ilkeler koyacaksak ve bunlara Atatürk ilkeleri diyeceksek, o zaman rejimimizin adını da değiştirmemiz gerekecektir. Bu rejim artık demokrasi değil fakat Kemalizm olacaktır. Bu da Atatürkçülüğün birinci aşamasına geri dönmek anlamına gelecektir ki onun da gerçek Kemalizm olması için, altı ok ilkelerine dayalı, tek parti rejimi olması gerekir.

Aslında Atatürk'ün, ortaya bir ideoloji koymak istememesi siyasal alandaki dehasını gösterir. Şöyle ki kurduğu tek parti dönemini, bir geçiş dönemi olarak düşünmüştür. Amacı, ülkenin içinde bulunduğu zor problemleri, tek parti sistemi içerisinde, hızla çözerek çoğulcu demokratik rejime geçmektir. Bir kez çoğulcu liberal demokratik rejime geçildi mi, Atatürkçülük artık bu sistemle bütünleşmiş olacaktır. Böylece Kemalizm, her ideolojiyi bekleyen donma, kalıplaşma, dogmatikleşerek zamana uyamama tehlikesini bertaraf etmiş oluyordu.

Totaliter olmayan, Kemalist tek parti deneyimi, Duverger'nin söylediği gibi, ''Üçüncü Dünya ülkeleri için komünizm ve faşizmin dışında, bir üçüncü yol'' olmuştur. Özellikle, emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmuş, yeni bağımsızlığa kavuşmuş ülkeler, o dönemlerin, karşılasına çıkan sorunlarına, Kemalizm içerisinde, hızlı çözümler aramışlardır. Örneğin, bugünkü Cezayir'in tek parti rejimi Kemalizmin, o ülke koşullarına uydurulmuş uygulamasından başka bir şey değildir. Bunun, Cezayir'in kalkınmasında sağladığı yararlı sonuçlar ortadadır. Rejimin kurucusu Huari Bumedyen'in konuşmalarında, Atatürk gibi açık ve seçik, çok parti rejimine geçme istekleri bulamazsınız da tek parti rejiminin, bir ideolojinin icabı olarak değil, Cezayir'in koşullarının sonucu olarak kabul edildiğini açıkça görürsünüz. Sosyalist olarak adlandırılan ekonomi içerisinde özel sektöre geniş yer verilmesi benzerliği daha da artırmaktadır.

Demek ki Atatürkçülük iki aşamalıdır. Bunun birinci aşaması ideolojili bir aşamadır. Bu, Kemalizm veya Atatürkçülük dönemidir. ikinci aşaması, batıdaki gibi, çoğulcu liberal demokrasi dönemidir. Bu dönemin, mahiyeti icabı, ideolojisi olamaz. Daha doğrusu, bu döneme geçildikten sonra devletin resmî ideolojisi olamaz, Birinci aşamanın geçici olmasına karşılık, ikinci aşama süreklidir.

Atatürkçülüğün, bunun dışında, akla, bilime uygun teleolojlk bir yorumu yapılamaz. Bu yorum çerçevesinde, çoğulcu demokratik rejime geçildikten sonra yapılan askerî müdahaleler de sağlıklı bir biçimde değerlendirilip açıklanabilir.

İlk müdahale olan 27 Mayıs 1960 hareketi, 1946 seçimteriyle çoğulcu demokrasiye geçmiş Türkiye'de, Atatürk'ün gösterdiği hedefe ters düşen bir iktidara karşı yapılmıştır. Çoğulcu ve özgürlükçü bir rejime tahammül gösteremeyen otoriter bir yönetim, askerî müdahaleyle sona erdirilmiştir. Yüzde yüz Atatürkçü doğrultuda yapılan bu müdahale sonucunda Atatürkçülüğün, 1946'da geçilen, ikinci aşamasının işlemesini önleyen engeller kaldırılmış, yeni bir Anayasa ile güvencelere sahip bir demokratik rejim kurulmuştur.

12 Mart 1971'in örtülü rnüdahalesi ise Anayasa'da öngörülen bir takım reformların, on yılı aşkın bir süre içerisinde gerçekleştirilememiş olması gerekçesiyle başlatılmıştır. Her ne kadar, başlangıçta belirtilen amaca varılamamışsa da girişim, Atatürkçü öğretilere uygun olarak başlatılmıştır.

12 Eylül 1980 müdahalesi de yine işlemez hale getirilen liberal demokratik rejimin, işlemesini sağlayacak ortamı yaratmak için yapılan Atatürkçü bir girişimdir. Atatürk'ün hedefi olan çoğulcu demokrasi, 12 Eylül öncesinde şekil olarak durmakta, fakat işlememekteydi. Yasama organı çatışmamakta, yürütme organı, şüpheli kombinezonlarla ancak ayakta durabilmekteydi. Sistemin bu duruklamasından yararlanan bir takım yasa dışı güçler, devleti çökertmek için birbirleriyle yarış halindeydiler. Anarşi adeta bir iç savaş boyutlarına varmıştı. Her hakkın temeli olan yaşama hakkı, artık devletin güvencesi, altında olmaktan çıkmıştı. Zira bizzat devletin var olup olmadığı belirsizleşiyordu.

Bu koşullar altında, yıkılmak tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş devleti ayağa kaldırmak, bütün kurumlarıyla, sağlıklı bir şekilde işler hale getirmek üzere yapılan bir askeri müdahale, Atatürk'ün gösterdiği hedefe uygun bir müdahaledir. Nitekim, daha ilk gününden başlayarak, askeri yönetim, yapılan müdahalenin ülkede demokrasiyi işler hale getirmek amacına yönelik olduğunu vurgulamıştır.

Türkiye'deki askerî müdahaleler, dünyanın hiç bir yerindeki askeri müdahalelere benzemeyen, kendine özgü müdahalelerdir. Bu özellikleri de Türk Ordusu'nun, Atatürk'ün gösterdiği hedeflere sıkı sıkıya bağlılığından ileri gelmektedir.

Son bir nokta olarak, şuna da işaret edelim ki Atatürk ilkelerinin Anayasa'da belirlenmesi onları donduracak, zamanın akışına uygun yeni bir takım düzenlemelerin yapılmasını engelleyecektir. Örneğin: Devletçiliği, Atatürk ilkelerinden biri olarak, Anayasa'ya geçirirsek 24 Ocak kararlarıyla başlayıp, liberalizme doğru giden bir ekonomi politikasını nasıl uygulayabiliriz? Yine Anayasaya geçen ilkeleri hepsi aynen benimsemek zorunda olacak siyasal partilerle, demokrasinin temel ilkelerinden biri olan çoğulculuğu nasıl bağdaştırabiliriz?

Bütün bu nedenlerle yeni Anayasa'da tutulacak en sağlıklı yol Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Kemal Atatürk'e minnet ve şükranlarımızı dile getirdikten sonra, onun gösterdiği yol olan çoğulcu liberal demokratik rejime bağlı kalınılacağının belirtilmesidir.

Başlangıç. Genel eğilim, Anayasa'nın başında, eskisinde olduğu gibi, bir Başlangıç kısmı bulunması yönündedir. Burada, Atatürk ilkelerine yer verilmelidir. Anayasa'nın faşizme, komünizme ve teokrosiye kpaalı olduğu belirtilmelidir. Üzerinde birleşilen en ilginç nokta, bu kısımda 12 Eylül 1980 öncesi döneme yönelik eleştirilere yer verilmemesi istemidir.

Genel Esaslar (Madde: 1-9): Anayasa'nın bu bölümü ile ilgili olarak verilen görüşler içerisinde bir genelleme yapmak olanaksız. Bayrak ve milli maarşın burada yer alması şeklindeki somut bir öneri dışında diğerleri, daha ziyade, şekille ilgili istemleri dile getirmekteler.

Burada işaret edilmesi gereken en öremli nokta, siyasal rejim olarak, parlementer sistemi önerenlerin, güçler ayrılığını (başkanlık sistemi) önerenlere kıyasla büyük çoğunluğu oluşturmalarıdır.

Temel Maklar ve Ödevler. Genel Hükümler (Madde: 10-13). Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara Hukuk Fakültesi, Bürolar Birliği, Danıştay, Türk Hukuk Kurumu, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu, Mimar ve Mühendis Odaları Birliği ile Anayasa Mahkemesi, temel haklarla ilgili sınırlamaların 1961 Anayasası'ndaki şekliyle aynen korunmasını önermektedirler.

Bunların dışında, çeşitli kurum ve kuruluşlar, değişik sınırlama ölçütleri ileri sürmüşlerdir. Bir genelleme yapmak gerekirse, hakların sınırlanmasında, kişiler kadar devletin de gözetilmesi görüşü yaygındır. Fakat bundan daha yaygın olan görüş, hakların ancak olağanüstü durumlarda, istisnaî olarak sınarlanması görüşüdür.

Kişinin Hakları ve Ödevleri (Madde: 14-34): Bu bölümdeki önrilerde en fazla üzerinde durulan madde vicdan ve din hürriyeti ile ilgili 19. maddedir. Bu madde ile ilgili olarak belirtilen 14 ayrı görüşün hepsi, dinin politika aracı haline getirilmemesi; laikliğin Anayasa'da kesin olarak vurgulanması üzerinde birleşmektedir.

Yine üzerinde durulan bir diğer madde de basın hürriyeti ile ilgili 22. maddedir. Bu konudaki görüşler, genel olarak, basın hürriyetinin daha fazla güvence altına alınması yönündedir.

Yalnız bu arada, bu genel eğilime ters düşen ve basılı eserlerin kamu yararı, kamu düzeni, genel ahlâk... gibi, sınırları belirsiz ölçütlere dayanılarak, önceden idarece toplatılabilmesini öneren görüşe değinmek gerekir. Basılı eserlerin, mahkeme kararı olmaksızın, idarenin takdirine göre toplatılabilmesi, basın hürriyetiyle kesinlikle bağdaşamaz. Böyle bir istek, yeni Anayasada basın hüriyetine yer verilmemesini istemekle eşanlamlıdır. Özgürlükçü demokratik ülkeler bir yana, günümüzün totaliter diktatörlükleri dahi Anayasalarında, bu denli açık bir şekilde, basın hürriyetine karşı durum almaya cesaret edememektedirler.

Bir diğer ilgi çeken madde, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile ilgili 28. maddedir. Her halde, 12 Eylül 1980 öncesi olayların bıraktığı kötü izlenimler nedeniyle genel eğilim, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kutlanılmasının, bazı hallerde, ertelenebilmesi yönündedir. Bunun yanı sıra, bu hakkın kullanılmasının, peşin izne bağlı olmasını isteyen görüşler de vardır. Böyle siyasal bir hakkın kullanılmasırıın, idarenin iznine tabi tutulması, o hakkın ortadan kalkması sonucunu doğurur. Zira izne tabi tutulan bu hak, teorik olarak varolacak fakat kullanılması, tamamen idarenin istemine bağlı kalacaktır.

Dernek kurma hakkı ile ilgili görüşler çok ceşitlidir. Bununla beraber, eski Anayasa'nın 29. maddesinin düzenlediği bu konuda bazı görüşlerin birleştiği nokta, derneklerin politikayla uğraşmamalarının sağlanmasıdır.

Kişinin Hakları ve Ödevleri bölümünün geri kalan 30, 31, 32 ve 33. maddeleriyle ilgili görüşlerin hepsi, kişi güvenliği, hak arama hürriyeti, tabiî yargı yolu cezaların yasallığı ve kişiselliği konularında, hak ve hürriyetlerin sınırlarını daha genişletmek amacı gütmektedir.

Sosyal İktisadi Haklar ve Ödevler (Madde: 35-53): Bu bölümün, üzerinde en çok durulan maddeleri, sendika kurma hakkıyla ilgili 46 ve toplu sözleşme ve grev hakkıyla ilgili 47. maddeleridir. Bunlardan, sendika kurma hakkı ile ilgili olarak belirtilen görüşlerin çoğunluğu, sendikaların siyasetle uğraşmamalarını önermektedir. Yeni Anayasa'da, sendikaların siyasetle uğraşmasını önleyici düzenlemeler yapılması istenmektedir.

İlgi çeken diğer madde, toplu sözleşme ve grev hakkı konusunda ise üzerinde durulan nokta, siyasal amaçlı grev yapılmasını önlemenin yollarının aranmasıdır. Grevlerin, amacından saptırılıp, bir politik baskı ögesi olarak kullanılması arzu edilmemektedir.

Eski Anayasa'nın Sosyal ve İktisadî Haklar ve Ödevler başlıklı bu bölümüyle ilgili olarak getiriten diğer görüş ve öneriler şöyle özetlenebilir: Toprak reformu (madde: 37) yapılırken arazinin fazla parçalanmamasına dikkat edilmelidir. Reform yapalım derken, üretimde verimliliği düşürecek böyle bir yola girilmemelidir. Kamulaştırma (madde: 38) konusuncla, en fazla üzerinde durulan nokta, kamulaştırılan taşınmaz malların sahiplerine, taşınmaz malın ''gerçek değeri''nin ödenmesidir. Sosyal güvenlik'in (madde: 48) bütün çalışanları kapsaması, işsizlik sigortasının ihdas edilmesi yine öneriler arasındadır. Bu bölümde yer alan diğer görüş ve öneriler şunlardır: Türkiye'nin çok yüksek olan nüfus artış hızını frenlemek üzere, nüfus planlaması yapılması Anayasa'da (madde: 35) yer almalıdır. Kalkınma planı, liberal bir ekonomiye yaraşır şekilde, yol gösterici olmalı (madde: 40) ve devletleştirmeler hiç bir zaman, ekonomik ve sosyal düzenin niteliğini bozacak boyuttara varmamalıdır. Sağlık hakkı (madde: 49) konusunda, çevre sağlığının korunmasına da yer ve önem verilmelidir.

Siyasî Haklar ve Ödevler (Madde: 54-62): Bu bölümdeki haklar ilk üzerinde durulan, vatandaşlık hakkı'na (madde: 54) ilişkin tasarrufların yargı denetimine tabi tutulmasıdır.

Seçme ve seçilme hakkı (madde: 55) ile ilgili görüşlerde, seçmen yaşının 18 olarak kabulünü önerenler çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu, demokratik ülkelerin istedikleri, gençlerin yönetime katılmalarını sağlamak amacına uygun bir öneridir. Bizde rüşt yaşı 18 olduğuna göre, seçme yaşı da 18 olabilir. Böylece, nüfusun çoğunluğunu oluşturan gençlik kesiminin, ülke yönetimine katılması da sağlanmış olur.

Yine bu bölümde, çoğulcu demokratik rejime taban, tabana zıt bir görüşe de siyasal partiler (madde: 56) konusunda rastlıyoruz. Bu görüşe göre, siyasal partilerin sayısı sınırlandırılmalıdır. Anayasa'da siyasal parti sayısı, bir şekilde sınırlandırılır, o da tek parti rejiminin kabulüyle olur. Eğer benimsenen rejim, tek parti rejimi değilse, Anayasa'da parti sayısını sınırlamak imkânsızdır. Şayet parti enflasyonunun önüne geçmek amaçlanıyorsa bu, Anayasa'ya hüküm koyarak değil, seçim sistemini ona göre düzenleyerek sağlanabilir.

Yasama. Yasama organının kuruluşu (madde: 63) ile ilgili olarak gönderilen önerilerin ezici bir çoğunluğu, bu organın tek meclisli olmasını istemektedir.

Yine çok yandaş toplayan bir görüş, partilerle ilgili olarak adayların saptanmasında ''ön seçim'' denen yöntemin uygulanmasının kaldırılmasıdır.

Yapılan önerilerden, seçim sisteminin Anayasa'da belirtilmesi gereğini savunanların sayısının bir hayli yüksek olduğu görülmektedir. Önerilen sistemler arasında ''dar bölge'' en çok yandaş bulanıdır. Öneriler her ne kadar, ''dar bölge ve ekseriyet sistemi'' şeklinde yapılmışsa da burada ekseriyet sistemi sözcükleri tamamen gereksizdir. Zira, her partinin bir tek adayla katıldığı, dar bölge esasına dayalı seçimler zaten çoğunluk sistemiyle yapılır. Başka türlü olması imkânsızdır. Ancak, salt çoğunluk veya basit çoğunlukla yapılması öngörülebilir ki o vakit, birinci halde seçimler ''iki turlu'' adını alır.

Bu bölümle ilgili olarak, üzerinde durulan başka bir nokta. Meclis'in yetkileri (madde: 64) arasında bulunan af ilânı yetkisinin sınırlandırılması, sık sık af çıkarılmasının önlenmesidir. Son yıllarda, politik nedenlere çok suistimat edilen bu yetkinin şöyle bir tepki uyandırmış olması doğaldır.

Tek mecliste bulunacak milletvekili sayısı (madde: 67) ile ilgili olarak ileri sürülen 250 ve 300 sayılarından 300 ün daha büyük kabul gördüğü anlaşılmaktadır.

Yasama bölümünün çok ilgi çeken diğer bir konusu, yasama dokunulmazlığı'dır. (Madde: 79). Bu konuda çok çeşitli görüş ve öneriler vardır. Fakat tümünün ortak yanı, yasama dokunulmazlığının, eski Anayasa'daki şekliyle kalmaması, ona bir takım sınırlar getirilmesi istemidir. Bu da geçmişteki yasama dokunulmazlığının kötüye kullanılmasının uyandırdığı bir tepkidir.

Üyeliğin düşmesi (madde: 80) konusunda ortak görüş, başka nedenlerin yanında, partisinden ayrılan bir Meclis üyesinin de üyeliğinin düşmesi yolundadır. 1967 Portekiz Anayasası'nın 163. maddesindeki partisinden ayrılıp, başka partiye giren milletvekilinin meclis üyeliğinin düşmesini öngören hükme benzer bir hükmün yeni Anayasamızda da yer alması önerilmektedir.

Ayrıca, yeni Anayasa'da milletvekillerinin Meclise devamlarının ciddî bir şekilde denetlenmesi ve devamsızlara, çeşitli yaptırımlar uygulanması önerilmektedir.

Yasanın organının toplanması ve tatili (madde: 83) konusundaki öneriler, Meclis'in kolay toplanabilmesini sağlamak üzere, toplantı nisabının düşük tutulması yönündedir.

Ayrıca, tatil süresinin kısaltılması da önerilmektedir. Meclis çalışmalarının engellenme- mesi, Meclis'in çalışır hale gelmesi (madde: 85) de yine genel öneriler sırasındadır.

Yürütme. Yürütmeyle ilgili olarak, üzerinde durulan en önemli konu, Cumhurbaşkanının seçimi (madde: 95) şeklidir. Bu konuda, görüş ve öneriler, Cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan doğruya seçilmesi ile Meclis tarafından seçilmesi şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçilmesini önerenler, diğerlerine oranla, çok daha fazladır. İkinci nokta, Cumhurbaşkanlığının süresi'dir. Beş kurum ve kuruluşun bu sürenin, eski Anayasa'da olduğu gibi, 7 yıl olarak kabul edilmesini önermesine karşılık yedi kurum ve kuruluş, yedi yılın altında bir süre önermişterdir. Yani, sürenin biraz daha kısa olmasını (6 veya 5 yıl) önerenler çoğunluktadır.

Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri (madde: 97) konusunda görüşler ikiye ayrılmaktadır. 9 kurum ve kuruluş tam başkanlık rejimi önerirken 36 kurum ve kuruluş buna gerek görmemekte, Cumhurbaşkanının sadece yetkilerinin artırılmasıyla yetinilmesini istemektedir. Cumhurbaşkanının seçim şekliyle ilgili öneri ile buradaki öneri birleştirildiğinde, genel eğilim ve isteğin, başkanlık rejimine geçilmesi yönünde olmadığı görülür.

Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri konusunda, iki görüşe özellikle dikkati çekmek gerekir. Bunlardan birine göre, gensoru ve sözlü soruların Meclis'te görüşülebilmesi, Cumhurbaşkanı'nın iznine bağlı olmalıdır. Cumhurbaşkanı, hükûmetten, icraatını yeniden gözden geçirmesini isteyebilmelidir. Gerektiğinde, hükûmete, olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan etmesi için emir verebilmelidir.

Bilindiği gibi, liberal demokratik sistem içerisinde, başkanlık, yarı başkanlık ve parlementer rejimlerin belirli özellikleri ve kuralları vardır. Bir da bunların dışındaki diktatörlükler vardır ki onların da kuralları aynıdır. Türkiye'de çoğulcu demokratik sistem içerisinde işleyecek bir rejim kurmayı amaçladığımıza göre, onun kurallarına uymak zorunluğundayız. Yasama organının, yürütmeyi denetleme yolları olan soru ve gensoruyu, Cumhurbaşkanının iznine bağlamak ne başkanlık, ne yarı başkanlık, ne de parlementer rejimle bağdâşabilir. Çoğunluğun istemi olduğu görülen, parlementer rejim içerisinde, Cumhurbaşkanına Meclisin en önemli yetkisini onun elinden alma hakkı tanımanın veya hükûmete şu veya bu konuda emredebilme yetkisi vermenin olanağı yoktur.

Dikkat çekilmesi gereken diğer görüş de Cumhurbaşkanına, yasama meclisinin güvenine sahip bir hükûmeti dağıtabilme yetkisi tanımak isteyen görüştür. Böyle yetkiye sahip bir Cumhurbaşkanlı rejimin, demokratik sayılması mümkün değildir. Belirli bir sistemin, belirli çalışma mekanizma ve dengelerini alt üst edecek bu tür görüşlerin yaratacağı tehlikeler ortadadır. Ondan öte, bu görüşlerin Atatürk'ün hedef gösterdiği batılı demokratik sistemle bağdaştırılması da imkânsızdır.

Bakanlar Kurulu. Bakanlar Kurulu konusunda, güvenoyu verilmesi (madde: 103, 104) ile güvensizlik önergesinin kabulünün (madde: 89) ayrı oy çoğunluklarına bağlı tutulması, yaygın görüşü oluşturmaktadır. Güvenoyu için Meclis'te oylamaya katılan milletvekillerinin çoğunluğu yeterli görülmektedir. Güvensizlik önergesinin kabulü içinse, sağlanması daha güç çoğunluklar aranmaktadır. Ayrıca gensoru hakkının kullanılmasına bir takım sınırlar getirilmesi de öneriler arasındadır. Anlaşıldığı gibi, bütün bunların amacı; kurulmasını kolaylaştırıp, düşmesini zorlaştırarak, hükûmetlere mümkün olduğu kadar devamlılık sağlamaktır.

İdare. İdare ile ilgili olarak, merkeziyetçi görüş ve önerilerin ağır bastığı gözlenmektedir. Bu, bazı önerilerde, belediye ve mahallî idarelerin kaldınlmasını istemek kadar aşırı boyutlara varmaktadır. Bundan başka, üzerinde en çok durulan konu, valilerin siyasal iktidarların baskısından kurtarılması, güvenceye kavuşturulması hususudur. Özeliikle valilikler bu nokta üzerinde titizlikle durmaktadırlar. Bu konudaki haklı duyarlılık, yine yıllar süren partizan uygulamanın yarattığı doğal bir sonuçtur. Memurların, politik baskılardan arındırılması, politikanın dışına çekilmesi istemleri de çoğunluğun önerileri arasında yer almaktadır.

Bu arada, üniversite özerkliği'ne (madde: 120) Anayasa'da yer verilmesini isteyen kurum ve kuruluşlar büyük bir çoğunluk teşkil etmektedirler. Sadece dört kuruluşun bu konuda öneri getirmemesine karşılık, ondört kuruluş özerkliğin, şu veya bu şekil altında, Anayasa'da tanınmasından yana durum almışlardır.

Dikkati çekmek istediğimiz ilginç bir öneri de olağanüstü haller (madde: 123) ile ilgilidir. Bu öneri, olağanüstü hallerin düzenlenmesinde çalışma ve ücretle ilgili hükümlere de yer verilmesini istemektedir. Olağanüstü hal, sıkıyönetim gibi, olağanüstü yönetim yöntemlerinden biridir. Olağanüstü hal, doğal âfetler, karışıklık gibi olağanüstü koşullarla ilân edilecek bir durumdur. Böyle bir durumda, örneğin, âfetle mücadele için bazı çalışma yükümlülükleri getirilebilir. Fakat bu durumdan yararlanıp, ücretlerle ilgili tedbirler almaya düzenlemeler yapmaya kalkışmak amaca tamamen ters düşer. Ücret bir emeğin karşılığı olduğuna göre, olağanüstü halden yararlanıp, ücretlere el atmayı düşünmenin savunulabilecek yanı yoktur.

Yargı. Yargı bölümünde en fazla ilgi toplayan konu, Anayasa Mahkemesi'dir. (Madde: 145-152). Buradaki temel soru, Anayasa Mahkemesi kalmalımıdır yoksa kaldırılmalı mıdır sorusudur. Anayasa Mahkemesi'nin göreve devam etmesi şeklindeki görüş, büyük çoğunluğun görüşüdür. Yalnızca istenen, Mahkeme'nin çalışma yöntemiyle ilgili olarak, bir takım düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu konuda çeşitli öneriler olmakta beraber, Anayasa Mahkemesi'nin muhafaza edilmesi, büyük çoğunluk tarafından istenmektedir.

Yargı bölümünün, diğer önemli bir konusu da Devlet Güvenlik Mahkemeleri'dir. Bu konudaki görüş ve önerilerin hemen tümü, bu mahkemelerin kurulmasında birleşmektedir. 12 Eylül 1980 öncesinin geçirilen acı deneyimleri, hemen bütün kurum ve kuruluşları, devlet güvenliğiyle ilgili konularda yetkili, böyle özel bir yargı organı kurulmasını istemeğe itmiştir.

Bunların dışında, yeni Anayasa'da yer almak üzere bir takım yeni kurum ve organlar önerilmektedir. Burada, genel olarak, gözetilen amaç, yetkileri artırılan Cumhurbaşkanı'na, üst düzeyde, bir danışma organı sağlamaktır. Bir çok önemli konuda, karar vermeden önce, Cumhurbaşkanı, adına olursa olsun, bu yüksek danışma organının fikrini alacaktır. Organın görevi danışma niteliğinde olacağı için üye sayısının asgarî düzeyde tutulmasında, pratik yararlar bulunacağı şüphesizdir.

Buraya kadar özetlediğimiz, genel bir değerlendirmesini yaptığımız görüş ve önerilerin hepsine, normal boyuttaki bir kitap içerisinde yer vermenin imkânsızlığı nedeniyle burada, bunlardan bazı örnekler bulacaksınız.

Sonuç

Türkiye'nin 1808 den başlayıp, 1961 e kadar gelen, 153 yıllık bir siyasal gelişme süreci vardır. Bu gelişme, 1961 Anayasası ile o zamana kadar özlenen hedefine varmıştır. Özlenen hedef, Atatürk'ün de özlemi olan: çoğulcu, özgürlükçü, demokratik rejimdir. Bununla beraber, Anayasa'nın kabulünden kısa bir süre sonra bir kesimin yeni Anayasa'ya karşı durum aldığı görülmüştür. Bu kesim 27 Mayıs 1960 hareketiyle iktidardan devrilen Demokrat Parti'nin temsil ettiği kesimdir. Ülkenin iki ana partisinden biri olan Demokrat Parti'nin yandaşlarının, 1961 Anayasası'nın yapımında dışlanmış olmalarının, bu tutumda payı bulunduğu inkar edilemez. Çoğulcu, özgürlükçü, demokratik rejimlerin işleyebilmesi, Anayasa'dan çok konsensüse dayanır. Ülkenin belli başlı siyasal güçlerinin, temel ilkelerinde birleşmedikleri bir sistem, nasıl Anayasa yapılırsa yapılsın işletilemez.

Daha yukarıda da değindiğimiz gibi, 1961 Anayasası'nın ifrata kaçan düzenlemeleri, aksayan yönleri vardır. Bu noktalar düzeltilerek Anayasa'ya işlerlik kazandırılabilir. Türkiye'nin 12 Eylül 1980 arefesindeki perişan duruma gelmesinin tek sorumlusu Anayasası değildir. O halde, yeni sistemler, yeni formüllerle sorunların çözümleneceğini sanmak, bunları çok basite indirgemek olur. En önemli nokta, ülkenin belli başlı sosyo-politik güçlerinin üzerinde anlaşacakları bir metni ortaya koyabilmektir. Bu grupları dışlayarak, konsensüs aramadan, hazırlanacak bir Anayasa ne denli mükemmel olursa olsun, uzun ömürlü olamaz.